Selim Şahan

Kafeteryalar!

Selim Şahan

Kafeteryalar!
İnsan aklı nisyan ile malüldür derler. Yani, insan aklının unutma hastalığı vardır.
İnsan psikolojisinin de tuhaf bir körlükle malül (hastalıklı) olduğu söylenir. Yanı başımızda duran, her gün dokunduğumuz, varlığına nefes almak kadar alıştığımız değerler, zamanla görünmez birer dekora dönüşür. Ne zaman ki o dekor sahneden çekilir, işte o an sahnede oluşan o kocaman boşluk, bize sahip olduğumuzun gerçek ağırlığını öğretir. Atalarımızın "Bir şeyin değeri kaybedildikten sonra anlaşılır" feryadı, aslında modern insanın en büyük yanılgısının bir özetidir: Kanıksamak.
Kanıksamak, bir tür ruhsal uyuşmadır. Sağlığımız yerindeyken her adımın mucizesini unuturuz; ancak dizlerimiz titrediğinde veya nefesimiz daraldığında sıradan bir yürüyüşün ne kadar büyük bir zenginlik olduğunu fark ederiz. Bir dostun her sabah attığı o "günaydın" mesajı, o dost artık hayatımızda olmadığında sessizliğin gürültüsüne dönüşür.
Eşyanın ya da insanın kıymeti, varlığında değil, yarattığı boşlukta gizlidir. Bir kentin tarihi dokusunu, o taşlar sökülüp yerine beton yığınları dikildiğinde hatırlarız. Bir ağacın gölgesini, güneş en tepemizdeyken sığınacak bir yer bulamadığımızda ararız.
Peki, neden anlamak için illa eksilmek ya da kaybetmek zorundayız?
Uzmanlar diyor ki: Bu durum, zihnimizin "süregelen" olanı verili kabul etmesinden kaynaklanıyor.
Beynimiz, sabit kalan uyaranları bir süre sonra filtrelemeye başlar. Bu filtre, bizi hayatta tutsa da ruhumuzu fakirleştirir. Takdir etme yetimizi köreltir. Oysa gerçek bilgelik, bir şeyi elindeyken, o hala taze ve oradayken sevebilmektir.
Bir şeyi kaybettikten sonra "ne kadar da kıymetliymiş" demek, aslında bir itiraftır. Bu, dikkatsizliğimizin, bencilliğimizin ve "nasılsa hep orada olacak" kabullenişimizin bir itirafıdır. Tarih, kaybedildikten sonra ağıt yakılan şehirler, yıkıldıktan sonra kıymeti anlaşılan yapılar ve gittikten sonra değeri anlaşılan insanlarla doludur.
Bugün, henüz bir şeyleri yitirmemişken kendimize şu soruyu sormalıyız: Şu an etrafımda olan hangi "sıradan" şey, yokluğunda hayatımı bir harabeye çevirir?
Pencereden giren gün ışığı mı?
Eski bir hatırayı taşıyan o tozlu kitap mı?
Yoksa her gün sesini duyduğunuz ama gerçekten "dinlemediğiniz" o insan mı?
Hayat, elimizdekilerin listesini tutmak için çok kısa, ama onları kaybetmenin pişmanlığını taşımak için çok uzundur. Bir şeyin değerini anlamak için onun "yoklar" listesine girmesini beklemeyin. Çünkü bazen, anladığımızda artık sarılacak bir varlık değil, sadece soğuk bir hatıra kalmış olur.
Kıymet bilmek, bir erdem değil; bir uyanış halidir. Ve bugün, hala sahipken uyanmak için en güzel gündür.
Bu kadar laf salatası yeter, gelelim sadete yani asıl konuya.
“Ne güzel arkadaşlarımızla buluşuyor, ucuz içeceklerle akşamı ediyorduk!”
Peki nerede? Belediyenin kafeteryalarında…
Biliyorsunuz kafeteryalar özelleştirildi. Herkes bir şeyler söylüyor. Kimi haklı kimi haksız…
Belediyelerin gelirlerinin her geçen gün azaltıldığını ve ellerindeki malların bile vakıflara geçirildiğini okuyoruz…
Efendim neymiş, belediye her yerden kar elde etmezmiş, kafeteryalar bir sosyal hizmet mekanları imiş.
İlk duyuşta kulağa hoş geliyor. Ama buraları belediyeler işletemiyor ve hatta zarar ediyorsa…
Bence, bu işletememe işinden dolayı belediye kaybetmiştir.
Sonra buralarda çalışanlar da belki daha ağır işlerde çalışmak zorunda kalacakları için kaybetmişlerdir.
Ve buralarda akşama kadar ucuz ucuz içeceklerle vakit geçiren vatandaşlar da buraların değerini bilemediği için kaybetmiştir. Değer bilmeme konusunu ayrıntılandırmayacağım…
Şimdi bekleyip göreceğiz, kaybettik mi yoksa kazandık mı!
Ne dersiniz…
Bari yorumlara üç beş cümle yazın da ‘yazmak’ hep bana kalmasın…
Ne diyordu Zülfü Livaneli ve Müslüm Gürses gibi isimlerin seslendirdiği Refik Durbaş’ın ünlü ‘Çırak Aranıyor’ şiirindeki o derin dize:
"Gurbet ne yana düşer usta / Sıla ne yana / Hasret hep bana / Bana mı düşer usta?"
Dilerim daha kaliteli ve uygun fiyata işletmeler ortaya çıkar…

Yazarın Diğer Yazıları

Marka Flower Çiçekçi