ANNA TOLYA GÜNLÜKLERİ – I
Selim Şahan
ANNA TOLYA GÜNLÜKLERİ – I
Tarzanca ve bülbülce!
Benim lise öğrencilik yıllarımda uzaktan mektup arkadaşlıkları vardı.
Bugünkü dijital (sayısal) dünyanın henüz hayal bile edilmediği, "çevrimiçi" olmanın sadece sokaktaki elektrik direklerine ait olduğu 1970'li yılların sonları...
O dönemde dünyayı keşfetmenin, bilmediğin kültürlerin kapısını aralamanın ve yabancı dilini geliştirmenin en heyecan verici, en romantik yolu tek bir kelimede gizliydi: Mektup arkadaşlığı (Penpal) dönemi.
Penpal, kelime anlamı olarak "mektup arkadaşı" demektir. Genellikle farklı ülkelerden veya şehirlerden, yüz yüze tanışmadığı kişilerle hobi olarak düzenli mektup, kartpostal veya e-posta alışverişi yapan kişileri tanımlamak için kullanılır.
Bugün anlık mesajların, saniyeler içinde iletilen e-postaların ve çevrim içi uygulamalarının arasında kaybolan o "bekleme kültürünü" ve 70'lerin o kendine has mektup arkadaşlığı ruhu dehşetli bir rüzgardı.
Her şey genellikle gençlik dergilerinin, okul panolarının ya da gazetelerin arka sayfalarındaki o büyülü sütunla başlardı: "Yabancı dilini geliştirmek ve kültür alışverişinde bulunmak isteyen mektup arkadaşları aranıyor."
İngiltere'den, Fransa'dan, Almanya'dan ya da dünyanın bambaşka bir ucundan bir akranınızın adını ve adresini defterinize kaydettiğiniz an, macera başlardı. O dönemde bir yabancıyla iletişim kurmak, uzaya roket fırlatmakla eşdeğer bir gizem ve heyecan taşırdı.
İngilizce bir mektup yazmak, baştan sona bir törendi.
İlk önce masanın üzerine kalın kapaklı, sararmış yapraklı Redhouse sözlükleri konurdu.
Silinti veya karalama olmasın diye önce müsveddeye yazılır, sonra o incecik, mavi ya da çizgili mektup kağıtlarına özenle aktarılırdı.
Present Continuous Tense (Şimdiki zaman), geçmiş zaman derken, okulda öğrenilen İngilizce veya Fransızca kalıplar yazıya dökülürdü. "Dear Friend" ile başlayan cümleler, sözlükten binbir emekle seçilen kelimelerle süslenirdi.
Mektubun içine bazen bir kurutulmuş çiçek, bazen bir kartpostal, bazen de kokulu bir kağıt iliştirilirdi. O kağıt parçası, sadece kelimeleri değil, yazanın kokusunu ve coğrafyasını da taşırdı.
Mektup zarfa konur, üzerine o dönemin simgesi olan kırmızı-mavi çizgili "Hava Postası / Via Air Mail" etiketi yapıştırılır ve PTT’nin posta kutusuna bırakılırdı. İşte asıl sınav o zaman başlardı: Beklemek!
Bir mektubun gitmesi iki üç hafta, cevabın hazırlanması bir iki hafta, geri gelmesi iki üç hafta daha sürerdi. Yani tek bir selamlaşma için en az bir ay sabretmek gerekirdi.
O günlerde postacının yolu gözlenir, kapı her çalındığında yürekler ağza gelirdi. Üzerinde rengarenk, yabancı pulların olduğu o zarf kapıdan içeri girdiğinde okulda adeta küçük bir bayram ilan edilirdi. Zarfın üzerindeki yabancı el yazısına bakmak bile başlı başına bir keyifti.
Renkli pullar da koleksiyonerler için altın değerinde idi.
Biz yatılı okuduk, mektubun ne demek olduğunu daha iyi biliriz. O mektuplar sayesinde 70'lerin gençleri, dünyanın öbür ucundaki akranlarının ne dinlediğini (belki bir ABBA ya da Pink Floyd plağı), ne giydiğini, okullarının nasıl olduğunu öğrenirdi. Mektupların arasından çıkan vesikalık fotoğraflar, duvarlardaki panoların en değerli süsü olurdu.
Hiç görmediğin, sesini duymadığın, belki de hayatın boyunca hiç karşılaşmayacağın bir insanla kurulan bu bağ; samimi, çıkarsız ve tamamen sabra dayalıydı. Dil öğrenmek, sadece bir ders değil; bir insanın dünyasına misafir olma çabasıydı.
70'lerin o zahmetli, sözlük karıştırmalı, postacı beklemeli mektup arkadaşlıkları, bize kelimelerin ve zamanın değerini öğretiyordu. O dönemden kalan, tavan arasındaki kutularda saklanan o sararmış mektuplar, sadece birer kağıt parçası değil; bir neslin dünyaya açılan ilk, en saf ve en heyecanlı pencereleriydi.
Baştan söylemedim, bu işlerin içinde biraz da duygusal alışverişler vardı tabii ki… Yani bu adres bulma işlerinde biraz da para konuşurdu…
Anna Tolya ile yollarımız 45 yıl sonra yine keşişti…
Buluşma noktamız Ankara’nın Butlan kavşağındaki çökme sofrasında idi…
Aradan yıllar geçmiş, mektuplaşmak ‘out’ buluşmak ‘in’ olmuştu.
Benim İngilizcem tarzanca, onun Türkçesi bülbülce gibiydi…
O anlattı ben dinledim, ben anlattım o dinledi…