“Siz benim yavrularımsınız…”
Benim hayal meyal hatırladığım sünnet törenimi, gördüğü ve bildiği en ince ayrıntıya kadar anlatırdı. Hatta öyle...
Benim hayal meyal hatırladığım sünnet törenimi, gördüğü ve bildiği en ince ayrıntıya kadar anlatırdı. Hatta öyle anlatırdı ki babamın törenle ilgili olarak “Gösterişe gerek yok; mütevazı bir törenle halledelim” fikrini savunduğunu fakat bu görüşe anneanne ve babaanne tarafımın karşı çıkması nedeniyle törenin yemekli, normal bir köy düğünü şeklinde gerçekleştirildiğini dile getirirdi.
Konuşurken ayrıntıya önem verir, parantezin içine parantez açardı.
Bir keresinde belediyede görevli bir arkadaş, telefonla arayıp, “Hocam çok acil öğrenmem lazım; Gökçen Efe’nin mezarı, şu an anıt mezarının bulunduğu Kaymakçı Maşat Tepe’de mi değil mi?” diye sorduğunda, “Bildiğim kadarı ile orada ama bunu Behiç hocama sormam gerekir” dediğimde birkaç saniye düşünmüştüm. Tabii hemen tahmin edeceğiniz gibi aradığım hocam, Behiç Galip Yavuz idi çünkü o anıt mezarın oraya yapılması ve mezarının taşınması düşüncesi de onundu.
Açtım telefonu, kısa bir hal hatırdan sonra hemen konuya girdim: “Hocam, tek kelimelik yanıt istiyorum: Evet veya hayır!”
“Acilmiş” dedim…
Ben “Acilmiş” dedim ama en az 10 dakikada sonuca uğraşırım diye de umut ettim.
Osmanlı’nın ‘hasta adam’ olarak tabir edildiği yılları özet geçerek bölgedeki çeteler, Kurtuluş Savaşı ve Kuvayı Milliye’nin kuruluşu safhalarını geçtikten sonra Gökçen Efe’nin vuruluşu ve nihayet anıt mezarın Maşat Tepe’ye yapılışı…
Arada bir “Orada mısın, beni dinliyor musun!” diye de kontrol etti. Sonra baktım, 29 dakika konuşmuş…
Küçük Menderes Gazetesi’ni çıkardığımız dönemlerde birkaç kez kavga ettik ve küsüştüğümüz oldu ama benim ona karşı saygısızlık etmem mümkün değildi çünkü eşi Semiha teyze, annemin ilkokuldan arkadaşı; kendisi de babamın öğretmen arkadaşı idi. Benim de mezarın taşındığı yıllarda ortaokuldan tarih öğretmenimdi.
Bizim üç kardeş, tek maaşla okuyup ‘adam’ olmamızdan her defasında övgüyle söz eder, babamın maddi sıkıntılar içinde bizi meslek sahibi yapmasını gurur kaynağı olarak görürdü. “Siz benim yavrularımsınız, üçünüzü de çok seviyorum” derdi.
En özet tanımlama ile Atatürkçü, milliyetçi ve sosyal demokrattı. Onca sağlık sorununa rağmen ulusal bayram törenlerine takım elbisesi ve kravatı ile katılırdı.
20 civarında kitabı olduğunu biliyorum. Kitap hazırlamak, matbaadaki hazırlık aşamasında tükenmek bilmez bir enerji ile en ince detaya kadar kontrol etmek ve ‘fırından çıktıktan sonra’ onu çantasına koyup tek tek dostlarına ulaştırmak, en büyük zevki idi.
Sıradan değil, zor bir insandı. Arkalarında kitaplar bırakan Mustafa Erdal da Vedat Öztürk de Ömer Akşahan da Ödemiş’in zor insanlarındandı… Ama ‘yaşarken değerleri bilindi mi?’ bunu herkesin kendisine sorması gerekir. Ölümden sonra “İyi bilirdik” demek kolaydır.
Bir gün Öğretmenevi’nde otururken, “Hocam, biliyorsunuz sizinle ilişkimiz farklı. Affınıza sığınarak bazı eleştirilerde bulunmak ve sizi uyarmak istiyorum!” dediğimde tane tane konuşmuştuk. Önce hak verir gibi oldu ve “Ben de bunlarla yaşıyorum! Benim de bu kadar hatam olsun” demişti ama akşamında açtığı telefonu kapatmak için ne kadar zorluk çektiğimi tahmin edebilirsiniz.
Zor insanlar, verimli insanlardır. Sıradan, kendi halinde yaşayan insanların kimseye faydası olmaz. Behiç Galip Yavuz, Ödemiş ve çevresinin 1970 ile 2020 yılları arasının en ‘marka’ isimlerinden biridir.
İnsandı, elbette ‘hatasız kul olmazdı!’ Belki çevresindeki hatta en yakınlarındaki insanlar ile kavgalı idi ama hesapsız ve samimi idi.
24 Kasım akşamı beni aramış, kendisini iyi hissetmediğini ve hastaneye gidip test vermek istediğini söylemişti. 26 Kasım’da da ben onu aramış, durumunu sormuştum. Test sonucunun pozitif çıktığını belirterek karantinada olduğunu söylemişti. Sesi iyi değildi. “Hocam yormayın kendinizi, iyi beslenmeye ve dinlenmeye çalışın. İhtiyacınız olursa arayın beni” demiştim.
Birkaç gün sonra ölüm haberi geldi. Bacanağı Üzeyir abiden, sabah kahvaltı yaparken yediği yumurtanın nefes borusunu tıkadığını öğrendim.
Klasik cümleleri sevmem.
Dönem arkadaşları ortaokuldan öğretmenim Fazlı Duru’yu geçtiğimiz yıllarda evinde geçirdiği talihsiz bir kaza sonucu kaybettik. Yine ortaokuldan Şükriye Koçbay öğretmenimiz kansere yenik düştü. İlkokul öğretmenim Galip Tütüncüoğlu’nu da geçtiğimiz yıl kalp krizi sonucunda kaybettik.
Hepsi de değerli insanlardı.
Zor ama güzel insanlardı… Anıları ve bıraktıkları ile yaşamaya devam edecekler.
Fotoğraf: 70’li yıllarda Kaymakçı Hayvan Pazarı’nda yapılan 19 Mayıs kutlamalarından… Solda Galip Tütüncüoğlu, arkada Behiç Galip Yavuz, sağdaki de tahminim Ali Osman Ayvaz öğretmenlerimiz.
Bakmadan Geçme