DÜŞLER DE YORULUR

Sabahın duruluğunu giyindim üstüme sonunda başardım. Yaz umutları lekeli şu sararan yaprakların duruluğuyla. Şimdi o yapraklarla...

Sabahın duruluğunu giyindim üstüme; sonunda başardım. Yaz umutları lekeli şu sararan yaprakların duruluğuyla. Şimdi o yapraklarla gitme vakti! Git, konuş, anlamaya çalış onları diyor, içimde dinmeyen senfonik rüzgâr…

Her yorgun bedenin de kendini dinleyeceği bir ırmak olmalı. Irmağa kavuşan yapraklarla evrenin yeniden doğuşunu düşlemeli. Ne çok yoğun duygular yaşadığını yaprağa ve ırmağa anlatmalı. Kim bilir, evrenin de seni dinleyeceği bir an vardır; o ânı yakaladığında evren seni de kollarıyla sarıp sarmalayabilir.

Hep yorgunluktan söz eder oldun son zamanlarda. Nedir bu yorgunluğun adı? Yaprağa bir gönül borcum olmasa, söyler miydim? Bu topraklar kuşuyla, börtü böceğiyle, ağacıyla yaşanılası bir yer olmasına yer de; ah şu insanlar olmasa! Gönül çek git bir adaya, ne toz ne duman ne kaos ne kargaşa; yalnızca doğanın sessiz çığlığını dinleyerek yaşa, diyor.

Altı yaşındaki torunum Kerem, bir gün babasına, “Hep birazdan diyorsunuz,” sonra da sürdürdü, “ama o birazdan hiç gelmiyor.” Bazı isteklerimiz var ki, neden hep öteler dururuz? Ama Kerem’in dediği gibi o istek bir türlü kapımızı çalmaz. Bu, gerçekten böyle midir? Kerem gibi bir çocuğun mantığı bile “birazdan” sözcüğünün tatlı bir kandırmaca olduğunu seziyor. Onun bunu kibarca ifade edebildiğine bakılırsa biz yetişkinleri politikacılar daha ne kadar “birazdan” diyerek uyutacaklar?

Ülkeyi yönetenler geçmişte yapabilecekleri pek çok şeyi hep birtakım vaatlerle öteleyip eyyamcılıkla günü güne eklediler. Bu toplumun aklı altı yaşındaki Kerem’den daha mı düşük? Aklımızla alay edenler yüzünden her gün sıkıntı yağmurlarıyla ıslanıp duruyoruz. Kâh ekonomik, kâh sosyal sorunların uzantılarını görüp yaşamaktan ötürü tüm toplum yorgan yastık yorgun düştü.

Güzel geçecek bir güne neler vermezdim! Düşlediğim ırmak boyu suyun delibaş akıntısıyla gidebildiğim yere kadar gidebilmeliydim. Bu hayalin gerçekleşeceği yer -Goethe’nin ülkesi- şimdi bana çok uzaklarda. Bizde hangi kentin sınırında bir orman varsa betonseverlerin hışmına uğruyor, acımasızca katlediliyor. Ormandan yükselen canhıraş sesler arasında yaşam evleri yok olan milyonlarca canlının aç ve açıkta kaldığı bir cehenneme dönüşüyor o beton bloklar.

Günlük koşuşturma, telaş, işe yetişememe korkusu, patrondan azar işitme kaygısıyla arabasını hız ötesi süren bir çalışanın yanında yolculuk yaptınız mı? Ben yaptım. Gecikmenin suçlusu benmişim gibi ayaklarım bir yandan, ellerim öte yandan kendini koru dercesine kenetlendi. İşyerine vardığımızda sağ salim gelmenin verdiği gizli bir rahatlamayla işe dalıverdim. Kimse yaşadığımız yolculuğun farkına varmadı. Ne bir azar, ne bir soru, her şey yolunda gitti o gün. Her gününü bu şekilde yaşayan birinin ne kendine ayıracak zamanı olur, ne sağlıklı düşünce üretebilir. Hemen her an işten atılma korkusu da varsa verimliliği de hak getire. Bu durumdakiler stres ve aşırı yük nedeniyle erken yaşlanma riskiyle karşı karşıyadır.

Düşler de yorulur! Geriye dönüp baktığımda ne çok düş biriktirmişim belleğimde. Yeni düşlere yer kalmamış adeta. Düş kurmayı unutan bir toplumdan geriye ne kalır? Oysa arkeoloji düş kuran toplumların kalıtlarıyla her gün yeni bir tarih yazıyor. Örneğin bu yıl Konya Çatalhöyük kazılarında, M.Ö.8000-5500 Neolitik Dönem’e ait, yüksek kalitede işçilikle yapılması ve vücudunun tüm parçalarının noksansız oluşuyla “eşsiz” diye nitelendirilen bir insan heykelciği bulundu. O heykelcikle yepyeni düşlere sürüklendim.

İlkokul çağlarımda babam pazardan döner ve gülümseyerek madeni para kesesini yere boşaltırdı. Günün hâsılatını sayma işini yorulmadan yapardım. Bugünse saymaktan yorulmayan kapitalistlerce sürdürülen savaşlar sizi bilmem ama beni çok yoruyor. Ne sakinleştirici, ne uyku hapı süreğen yorgunluğa çözüm değil. Yorgunluk beraberinde can sıkıntısını da tetikliyor. Can sıkıntısını Walter Benjamin, “Deneyim yumurtası üstünde kuluçkaya yatan bir hayal kuşudur…” demiş. Can sıkıntısı, bireyle başlayıp domino etkisiyle toplumun geneline yayılan bir süreç. Her yeni bireysel ya da toplumsal deney, onu başarıncaya değin derin bir sıkıntıdan başka nedir ki? Oysa severek okunan bir kitap hem sıkıntıyı unutturur hem okuyanı yeni düşler eşliğinde yolculuğa çıkarır. Kitaplarla çok kuluçkaya yatan biri olarak söylüyorum…

Bir şiirle nokta koyalım: yorgun/düşünce/düşler//çıkarız/yılkıya//dönene/aşk/olsun/ÖA

Bakmadan Geçme