TEMAŞA
Bir garda tek başına, bir bank üzerinde hayatı özümsemek. İnsanların telaşında, koşturmacasında yakalamak günü. O yorucu,...
Bir garda tek başına, bir bank üzerinde hayatı özümsemek. İnsanların telaşında, koşturmacasında yakalamak günü. O yorucu, yoğun atmosferi solumak sonuna kadar. Bu taş duvarlar kaç kez şahit olmuştur bu sahneye? Kaç kez sabahı akşama bağlamıştır kim bilir? Kaç hikye başlatıp, kaçını nihayete erdirmiştir? Ağlayanları, ayrılanları, kavuşup sarılanları, çocukları, gençleri ve yetişkinleri, her yerden her şekilde kaç insanı bağrından geçirmiştir? Koskoca bir dünya akıyor içinde. Temizi, kirlisi, kokoşu, pasaklısı, sporcusu, işçisi… Binlercesi. Bileni, bilmeyeni, bilgici, cahili, yerlisi, turisti, aklınıza gelebilecek her türden insan…
İnsan sadece oturduğu yerden insanlara bakıp, tahminde bulunarak gününü geçirebilir. Haydi, adını da tahmin etme oyunu koyalım. Şöyle bir hayal edin; gardasınız, bir bank üzerinde geleni geçeni izliyorsunuz, sizin göreviniz insanların yaptığı işi ve hayat içinde durdukları yeri tahmin etmek. Çok mu zor olurdu bu görev? Belki biraz ama aslında hepimiz kendimiz hakkında ipuçları veriyoruz sürekli dışarıya. Giydiklerimiz, davranışlarımız, duruşumuz, hele konuşmalarımız bizi anlatıyor. İpuçlarını bir araya getirince sonuca ulaşmak da zor olmuyor elbette. Hele insanlar konuşuyorsa, önce kendilerini anlatıyorlar çoğu, orada neden bulunduklarını açıklıyorlar. Sonra arkasından başka anlatılar geliyor hayatlarına dair. Çok uzun süreler kalıp kulak verirseniz çevrenize – duyulma kaygısı yaşamayıp, çoğunlukla yüksek perdeden konuşulduğu için – gar filozofu da olursunuz alimallah. Eğer siz de beklemekten sıkılıyorsanız gözlem yapın sıkıntınız geçecektir kısa sürede…
Sonra sürprizleri vardır size hayatın. Bir serçe yavrusu geliverir ayağınızın dibine, neden olmasın? Etraftaki çocuklara eğlence çıkar. Sürekli vızlayıp, annelerini bunaltan çocukların ilgisi bir anda ona kayıverir ve küçük adımlarla bir oyun daha başlar, oyun içi ayrıntısı olarak. Telaşlı adımları ile kaçışan serçe ve onu sevmek isteyen minikler, büyükleri de avuturlar bir süre…
Trenler gelir, içindeki yolcuları bırakır birkaç dakika, devam eder yola. Kim bilir kaç kez yinelenir sahne. Sizin bineceğiniz trene kadar siz de şahit olursunuz bu sahnelere. Erken gelip bekleyenler, geç kalıp bineceği treni kaçıranlar, orada tesadüfen karşılaşanlar, gittikçe çoğalan bir kalabalık başınızı döndürebilir bu arada…
Sonra yolculuk sırası size gelir. Gıcırdayan raylar üzerinde, onlarca insanla aynı meknı paylaşırsınız değişen dış dünyaya inat. Dış mekn akarken gözünüzün önünden, iç mekn sabitler kendini. Gün akşama uzanırken, güneş alır gözünüzü bir zeytin dalı ardından. Tutuşur gökte renkler. Gün tepeleri terk ederken, serin bir tat bırakır akşam, serin ama rengarenk. İnsanları, ağaçları, dağları ve zamanı geride bırakarak ilerler tren. Sanki zamanı delmek istercesine, bir homurtuyla, gittikçe çoğalan sesler içinde zamansızlığı çağırır. Vedalaşma, burukluk, kavuşma, hiç ayrılmamışçasına, hiç ayrılmayacakmışçasına…
Birkaç lakırdı belki düşlerde
Bir burukluk gülüşlerde
Bir gönül alma
Kim bilir
Belki
Bir incelik ruha dokunan
Akşam iner ihtiyar günün üstüne…