Şirketimi Bırakmam! 'ya O ya Ben'
Konumuza, dünden hatırlatmalar yaparak devam edelim. Köşe yazılarımı bugün okumaya başlayan dostlarım varsa iki gün öncesinden...
Konumuza, dünden hatırlatmalar yaparak devam edelim. Köşe yazılarımı bugün okumaya başlayan dostlarım varsa iki gün öncesinden başlasınlar ki bugünkü yazının anlamını daha iyi çözeceklerdir diye düşünüyorum. (ek bilgi)
İşletmeye olan şartlarımdan bazıları şunlardı;
- Var olan personelle ayrı ayrı yalnız görüşecektim; amaç onları tanıma, isteklerini dikkate alma….vs.
- Hepsinin görev tanımlarında ve aldıkları maaşlarda düzenleme yapacaktım; zira yeni gelenin eski ile aynı maaşı alıyor olması dengesizlik ve adaletsizlikti. Herkese aynı oranda verilen maaşa her daim karşıyım. İş yapılır, asgari maaş alınır ama bir de artı hizmetinin bedelinin verilmesi benim için çok mühimdir.
- İş zamanı iş ama onların kendilerine ve ailelerine ayıracak vakitlerini önceki anlara dair daha da artırarak bıraktırdım; aile her şeydi. Evde sorunu olmayan personel işyerine en verimli personeldir.
- Aralarında husumet olan personelleri öğrenmem zor olmadı; nedeni aslında kimsenin personeline 'Senin de bir şeye ihtiyacın var mı?' ya da ' Bu konudaki fikrin nedir' diye sorulmadığından, onlara verdiğim bu zaman dilimleri onların bana bağlanmasına, sevip saygı duymalarına sebep olmuştu.
- Personel alımı, çıkartılması durumunu şirket sahibinden kesinlikle üzerime almıştım.
Dünkü yazıda şöyle devam etmiştim konumuza; beş ayda işin yüzde 70'ini çözmüştüm. Şimdi kaçağın nerede olduğunu çözebilmeliydim. Defterler, hesaplar, uzun süre sayılmayan depo stokları derken yaklaşık beş aylık tanıma ve izleme süresinden sonra öncelikle depo sayımı istedim. Zira anladım ki evraklar üzerinde ve şirketin yazılım programında bulunanlar reel sonuçlar değildi.
Artık tanıma ve gözlemleme sürem bitmişti. Kafamda kimlerin neler yaptığını hissetsem de işler hisle değil, gerçek verilerle yürür, bunun da bilincindeydim. Perşembe gününden firmanın ürün giriş çıkışını kapattırdım. Ve koca hangarı sekiz kişi ile birlikte ben de başlarında olmak kaydıyla yaklaşık üç günde sayımı sonuçlandırdık.
Elimde sistemdeki depo stok bilgileri, bir de mevcut sayım bilgileri vardı. Ah ki ah! Farkı ne siz sorun ne de ben söyleyeyim.
Bir taraftan da sayım sonrası anlaşıldı ki hangar gibi depoda ürünlerin belirli bir raf sistemi yoktu ve bloklar numaralarla bölünmemişti. Çok büyük eksiklikti orası için.
İş bilmemek, bilmediğimiz işe soyunmak, çok çabuk patron olup yeteri kadar sorumluluk almamak ya da laçka ilişkilerle işletmelerin uzun soluklu olmadığını görmüşümdür. Ancak hem içten hem dıştan soyularak bu kadar uzun soluklu bir firma daha ben görmemiştim. (Bu bana hiç yabancı gelmedi şu an!)
Ben kurumsal firmaların çalışma sistemlerinde kişiye uygun pozisyon bulmak yerine, kişinin firmaya uygun olmasını sağlayan bir sistemi yeğlemişimdir. Kişiler geçici olabilir ancak kurumların ayakta kalması için bir çalışma etiğinin, disiplininin olması yönünde düşüncelerim sabittir ve bu yönde de çalışmalarımı hızlandırmıştım.
Yaptıklarımı sırası ile yazıyorum;
- Kişilerin görev tanımları sınırları tekrar çizildi.
- Maaşlarında görev ve kıdeme göre artışlar yapıldı.
- Mesai sonrası emek harcayan çalışana zarflar içinde küçük de olsa bedeller ödendi. Maksat 'sen bizim için kıymetlisin' di.
- Sıkıntılı olduklarında ilk gelecekleri kişinin 'ben' olduğumu ve konuşulan şeylerin odada kalacağını söylemem, onlara başka güven vermişti.
- Artık her yerde 'Nehir Hanım' adı geçiyor ve bundan da rahatsız olanların sayısı ve tavrı giderek artıyordu.
- Daha önceki tecrübelerim beni yine yanılmamıştı; böyle bir durumda ne yaptığımı söyleyeyim hemen. Önce yabancı personelden değil, birinci ve ikinci derece yakın personeli inceleme yoluna gittim. Ki buna genel müdür de dahildi.
Depo giriş ve çıkışını kim onaylıyordu? Depo müdürü – giriş ve çıkış faturalarını kim düzenliyor, finans elemanı ve onaylayanı da finans müdürü – bunların hepsine gün içinde kim onay veriyor? Genel müdür. Demek ki kaçağı bu üçlüden çözebilirdim.
Boşu boşuna birilerinin kafalarını koparmak, kimseye fayda sağlamazdı. Üstelik çalışanlar arasında huzursuzluk da yaratırdı. İzleyerek ve de diğer çalışanları bunları ortaya çıkaracak zeminler içine çekerek bu durumu yapmalıydım ki hakkı yenildiğini bilen ancak ispatlayamayan çalışan da kendisinin yanında olduğuma inanmalıydı.
Kaçakların nereden kaynaklandığı netleşmeye başlamışken bir gün işverenin odasında soluğu aldım.
- Oturun lütfen Veysel Bey.
- Hiç güzel değil bu bakışınız.
- Çok üzgünüm, dedim; sizin kaçağınızın baş sorumlusu genel müdürünüz yani amcanız!
- Nasıl olur, yanlışınız var, ben onun elinde büyüdüm. Bu firmayı babam bize bıraktı. Ve ben onun başka yerde çalışmasına izin vermedim asla.
- Sizin aile konumuzun benim söyleyeceklerimin dışında, amcanızdan sadece şu an için yetkileri alıyorum ama odasında oturabilir, dedim.
- Yalnız kalabilir miyim?, dedi. Ve ben odadan çıktım.
'Gereken 'kol kesmek' ise ve bu sizin canınızı yakacak dahi olsa tüm emeği kaybetmekten daha iyidir' demiştim dün, beni takip edenler hatırlayacaklardır.
Depoda daha çok dolaşmaya başladım. Raf sistemlerini oluşturdum. Artık dışarıdan gelen yabancı bile hangi blokta hangi rafta hangi ürün olduğunu görebilirdi. E böyle olunca depodaki kişiler de kendilerine daha fazla zaman ayırmaya başladılar. Ve çok da memnun ve 'Siz daha önce neredeydiniz?' gibi benzeri sözlerle de gönlümü hoş ediyorlardı.
Dip not: Para, asla her şey değildir. Değer verildiğin ve sözlerinin her bir hecesine kıymet verilen/veren kurum ve kişiler çalışanlarından daha çok verim alabilirler. Diğerleri mesai için saat kurbanlarından farklı değillerdir.
Şirketin her bir birimi, sistemsel olarak birbirine entegre çalışmaya ve kısa zamanda daha çok para girişi ve ürün çıkışı olmaya başlamıştı. Ancak hala stoklardaki açıklar ve finans defterlerini incelediğimdeki misafir yemek giderleri almış başını gidiyordu.
İşveren gerçeği biliyordu. Genel müdürün görevlerini aldığıma dair sadece kendisine bir tutanakla ibraz ettiğim halde. Sağ kol beni hiç dikkate almadığı gibi mevcut ekibini de bana karşı dirence ve verdiğim işleri de yapmama zeminini oluşturmuştu.
Baktım bu böyle görevden almayla, iyi niyetle ya da diğer çalışanlar huzursuz olacaklar düşüncesi ile çözülecek bir durum değil. Zira bazıları 'Aslında ben sizin söylediklerinizi yapmak istiyorum ama müdürümüz bize 'O bugün var, yarın yok' deyip buna izin vermiyor' diyenler mi ararsınız. 'O kim ki?' diye koridorlarda bağıranlar mı kimler kimler.
En üzüldüğüm şey, gerçeği henüz daha sindiremeyen Veysel Bey'in üzüntüsü ve geldiğinde odaya kapanış durumlarıydı. Belli ki 'Başka beş personel bu kaçağı yapsaydı da baba dediğim amca bu işlerin içinde olmasaydı' dediğini iliklerime kadar hissetmiştim.
Odasına gittim ve 'İsterseniz benimle çalışmanızı burada kesiniz, zira ben burayı böyle bırakamam ya sonuç alacağım ya da şu an danışmanlığınızdan beni azad ediniz' dedim.
- Hayır Nehir Hanım, sizin dediğiniz gibi 'kol kesmek' gerekliyse ve bu benim canımı yaksa da görevinize devam ediniz, dedi.
Bu arada genel müdür, mütemadiyen zamanlarda işverene gidip 'Ya o ya ben' diyormuş zaten. O da 'Sen benim için kıymetlisin amca, ben de senin için öyleysem kal da işimizi rahat ve kaçak olmadan yapmaya devam edelim' demiş. Düşünüyorum da onca uzun yıllar için gerçekten acı ve zor bir durum.
Neyse yine bir gün depoda dolaşıyorum. Bir çıkış yapılacak (benim istemediğim), bu amca, 'Depoya inip gönderin diyorlar onlar Nehir Hanım' demeye kalmadı. Bizim bu amca, o an için aynı blok üzerinde bulunduğumuzdan üzerime yürümeye, sövmeye ve beni depodan kovmaya çalıştı. Araya çalışanlar girdi. Ben, çok sakin bir şekilde 'Adnan (isim yine çakma (!)) Bey, hata içindesiniz yapmayın rica ediyorum' dedikçe o daha da hiddetleniyordu. 'Defol'lar havada uçuşuyorken ben yerime çıktım. Ve o an dışarıda olan Veysel Bey e ulaşan haber sonucu beni aradı. 'Nehir Hanım, onun adına özür diliyorum. Lütfen geliyorum beni bekleyin' dedi. E zaten bekleyecektim. Çünkü hamlelerimin sonuncusuna yaklaşmıştım. Zira bu firmadan hakkı ile ekmek yiyenler çoktu. Onların rızkı, zaten benim görevimin ana temasını oluşturuyordu.
Derken depodan bir personel odama gelip biraz belge, biraz da ses kaydı verdi. 'Ne olur, beni de içlerine almaya çalıştılar ancak ben çok az yardım ettim çünkü benim 4 yaşında bebeğim var, onun boğazından haram geçmesine razı olamadım' dedi.
Neyse uzatmayayım. Veysel Bey, 'Amcamı sadece görevden almak değil, iş yerinden de atmanızı istiyorum ve lütfen bunu tüm personeli çağırıp söyleyiniz' dedi. Kadınlık gururum okşandı işin aslı ama 'Bundan emin misiniz?' diye sorduğumda 'Evet' yanıtı almam, her şeyin tekrar onlar adına başlangıcı oldu.
Bu çarkta olan genel müdür, finans müdürü, depo müdürü, depo yardımcı elemanı, bunlardan sus payı olarak şehir dışlarına giden ve de yine şehre misafir gelen başka firma yetkililerini ağırlayan satış müdürünün yemek ve hizmet bedellerini 150 lira harcanmışken 350 ya da 400 Türk Liralık fatura alıp tahsil edilmesi derken temizlemek bir ayımı almıştı. Ve üstelik bu çarkın içindeki birkaç firmanın da ürün taşıyan elemanları için de firmalara yazılar yazmıştım.
Ben bu yolsuzlukta asla çalışanı suçlamadım. Neden mi? Çünkü eğer bir işin ya da bir yetkin ya da sorumluluğun varsa onun başında olmak zorundasın. Takibini yapmak zorundasın. Kontrolünü yapmak zorundasın. Bir iş verdiğinde çalışandan geri bildirim zorunluluğunu yerleştirmek zorundasın.
Her şeyden önce bir işletmenin kendine has şirket kültürü olmak zorundadır. Ve her çalışan, bunu kabul ederek ve altına imza atarak orada çalışacağını kabul etmek durumunda olmalıdır. Zira hele hele bu zamanda abim, ablam, amcam, tanıdık, şu, bu işte hükmü geçmemeli. Liyakat ve iş yeri prensibi ve kuralları kesinkes olmalı ve uygulanmalıdır. Anlık değil, unutulana kadar değil, prensip halinde olmalı ki.
Her şeyden önce İŞVEREN 'sağlam ve kuralları olan bir kişilikte' olmalıdır. SON
Yarın başka konularda görüşmek üzere. Bugünlük de bu kadar dostlarım, Sevgiyle ve şansla kalınız inşallah.