Görmezden gelinen hayatlar
İnsanların büyük gruplar halinde yaşamaya başlamasından itibaren ne yazık ki çoğu toplumda kadınlar, erkeklerden aşağı görülüp...
İnsanların büyük gruplar halinde yaşamaya başlamasından itibaren ne yazık ki çoğu toplumda kadınlar, erkeklerden aşağı görülüp cinsiyet eşitsizliğine uğramıştır. Bu bağlamda yüzlerce yıl hakları erkekler tarafından belirlenmiş, istekleri görmezden gelinmiş ve görevleri, evinin içinde yapacakları ile sınırlandırılmıştır. Çeşitli kültürlere bakarak bu konuda birçok örnek vermek mümkündür.
Eski Yunan'da kadınlar, hemen hemen kölelerle bir tutulmuştur. Siyasi, askeri ve sosyal alanlarda neredeyse hiçbir hakları yoktu. Hayatları, erkeklerin kontrolündeydi. Tüm miras, erkek çocuklarına aitti. Erkek, karısını dövebildiği gibi onu sokağa atabilir ya da başkasına armağan edebilirdi. Bu aşağılamaların yanında kadın, tüm kötülüklerin kaynağı olarak kabul edilirdi ve bunun sonucu olarak toplumun bütünlüğü için eski Yunan kültüründe erkek egemenliği zorunlu görülmüştü. Yunan mitolojisinde kadınları erkeklerin aklını çelen, utanç verici, aldatıcı ve erkeklere bir bela olarak tasvir eden örnekler de bu anlayışın bir yansıması olarak günümüze kadar gelmiştir.
Yunan kültüründen oldukça etkilenen Roma da erkek egemen bir toplumdu. Bu durum, öncelikle aile yaşamında ve kişilere ad verilmesinde kendini gösteriyordu. Erkeklerin aile adı, kendi adı ve lakabı olmak üzere üç ismi varken kadınlara aile adının dişil versiyonu kullanılarak seslenilirdi. Bir başka yöntem ise Prima, Secunda, Tertia, Quarta (birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü) gibi derece belirten ifadeler kullanmaktı. Aynı adete toplumda kadının erkekten daha aşağı görülmesi anlayışından dolayı Araplarda da rastlanır. Vahide, Saniye, Rabia, Sitte gibi isimler buna örnek verilebilir.
Roma'da erkek ve kadınlar, aile içinde olduğu gibi kanun önünde de eşit değildi. Kadınlar; genelde evlenene kadar babalarının, evlendikten sonra da kocalarının yetkisi altındaydı. Evliliklerin sevgi üzerine kurulmuş olması, kesinlikle önemli değildi. Bir Romalı için evlilik; servetini arttırmak, toprak elde etmek, siyasi statü kazanmak ve soyunu devam ettirmek için yapılmış bir sözleşmeden ibaretti. Bir erkek, eşine sadık olmak zorunda değildi. Köleler, hayat kadınları ve metreslerle samimi bir şekilde yaşayabilir, sadece çocuk yapmak için eşlerine gelirlerdi ancak kadının kocasına sadakatsizlik etmesi; yargılanmasına, boşanmasına ve toplum içinde rezil olmasına neden olurdu.
Roma hukukunda kürtaj suç değildi ancak bu karar da kadının elinde değildi. Bir kadın, kocasının rızası olmadan gizlice kürtaj yaptırırsa kocasını bir mirasçıdan mahrum ettiği için yargılanabilirdi. Bir kadın, varlıklı olsa bile oy kullanamazdı ve siyasi bir göreve aday olamazdı. Kamusal yaşamda resmi hiçbir rolü yoktu. Bir imparatorun kızı bile olsa kadınların sınırları belliydi. Temel bir eğitim aldıktan sonra geleneksel rollerini uygulamak için evlenip iyi bir eş ve anne olmak, neredeyse tek seçenekleriydi.
Doğu Roma İmparatorluğu'nda yani Bizans toplumunda da kadınların zeka olarak erkeklerden aşağı olduklarına inanılırdı. Hatta kadınlar, zina ve cinayet davaları haricinde pek ceza almazlardı çünkü kadın oldukları için doğru ile yanlış arasındaki farkı ya da yasaları tam olarak algılayamayacaklarına inanılırdı. Belki de bu nedenden dolayı İmparator VI. Leon, kadınların mahkemeye çıkıp tanık olarak ifade vermesini yasaklamıştı.
Çin toplumunda da kadınlar konusunda durum pek iç açıcı değildi. Han Hanedanlığı'nda bir kadının belirli bir hanedeki gücü, ailedeki erkeklerle ilişkisine bağlıydı. Bu, Konfüçyüsçü düşüncede üç itaat ilkesinde örneklenmiştir. Bu ilkeye göre bir kadının ilk itaati evlenmeden önce babasına, evli iken kocasına ve kocası öldükten sonra oğluna olurdu. Kadınlar, hayatları boyunca erkek akrabalarına bağımlıydılar fakat yaşlarına, erkek çocuk dünyaya getirmiş olmalarına ve erkek aile üyeleri üzerindeki etkilerine bağlı olarak farklı güç seviyelerine sahiptiler. Örneğin nüfuzlu büyük oğulların anneleri, ev işleri üzerinde oğlunun karısından çok daha fazla kontrole sahipti.
Han Hanedanlığı döneminde kadınlar, erkeklerle yemek yiyemezlerdi. Geleneksel Çin toplumunda evlenip başka bir aileye karışacakları için kızlara geçici aile üyesi gözüyle bakılıyordu. Ekonomik durumu iyi olmayan aileler, genellikle kızlarını hizmetçi olarak satıyor ve daha değerli gördükleri erkek çocuklarını evde tutuyorlardı. Eski toplumların çoğunda olduğu gibi sadece erkekler okula gittiği için okuma yazma bilenler sadece erkeklerdi. Bu sebeple tıp, sanat, edebiyat, felsefe ve daha birçok meslek erkeklerin tekelindeydi. Kadınların sadece kırsal bölgelerde aktarlık gibi bazı meslekleri icra etmesine izin vardı.
Avrupa'da da durum çok farklı değildi. 4. yüzyıl kilise vaizlerine göre kadınlar, Havva'nın evlatlarıydı ve doğaları gereği isteyerek ya da istemeyerek erkekleri yoldan çıkarabilirlerdi. Ortaçağ'da düşünen, soru soran, şifalı bitkilerle insanları tedavi eden kadınlar cadılık suçlamasıyla işkence gördüler, suda boğuldular ya da diri diri yakıldılar. İlerleyen zamanlarda da kadına bakış açısı maalesef değişmedi. Toplumun efendileri erkeklerdi. Bu, yasalarda da kendini gösterirdi. Eski İngiliz Ortak Hukuku kapsamında biri hükümdara (High Treason), diğeri de kabul edilmiş toplumsal hiyerarşi kapsamında astın üstüne yapmasıyla gerçekleşen (Petty Treason) iki ayrı ihanet suçu vardı. Birincisi, günümüzdekiyle aşağı yukarı benzer şekilde vatana ihanet sayılırdı. İkincisi ise hayli ilginçti çünkü aile içinde bile geçerliydi. Kadın, kocasının astı sayıldığından yani koca karısının efendisi kabul edildiğinden bir kadının kocasına karşı işlediği suç, örneğin cinayet sadece bir kişiyi öldürme olayı değil; aynı zamanda ihanet olarak addedilirdi. Nitekim 1725'te sevgilileriyle birlikte kocasını öldüren Catherine Hayes adlı bir kadın, efendisine başkaldırmış sayılarak kazığa bağlanıp canlı canlı yakılma cezası almıştı. Oysa iki sevgilisi, cinayet suçundan asılarak idam edildiler. Bu kadın, ihanet suçuyla İngiltere'de canlı canlı yakılan son kadın oldu. İdam sonrası kadın cesetlerinin yakılması adeti ise 1790'a kadar devam etti.
Velhasıl tarih boyunca kadının erkek gibi savaşabildiği, devlet yönetiminde söz sahibi olabildiği Orta Asya Türkleri ve yine savaşçı olma hakkına sahip olup ticaret ve benzeri işlerle meşgul olabildiği Vikingler gibi bazı istisnalar dışında birçok kültürde kadınlar yok sayıldı ya da ikinci planda görüldü. Siyasette aktif olmalarına izin verilmedi. Toplum içinde önemli görülmediklerinden onlar hakkında kayıt tutulmadı. Çoğu eğitimden yoksun bırakıldığından onlar da kendi hikayelerini yazamadılar ve haklarındaki birçok bilgi tarihe gömüldü. Bu anlayışın değişmesi binlerce yıl sürdü ve kadınlar, sosyal ve siyasi haklarını ancak 20. yüzyılda elde edebildiler. Türkiye Cumhuriyeti, bu bakımdan dünyada özel bir yere sahiptir. Birçok ülkede kadınlar haklarını mücadele ederek, eylem yaparak, kayıplar vererek elde ettikleri halde Atatürk sayesinde bu haklar Türk kadınına hiçbir eylem, hiçbir can kaybı yaşanmaksızın verilmiştir.