Reklamı Geç
Advert
Advert
Advert
Atatürk ve felsefe dünyası
Ümran Yalçın Gökboğa

Atatürk ve felsefe dünyası

Bu içerik 148 kez okundu.
Advert

Sevgili okurum, farklı bir yazı ile size merhaba diyecek iken Konak Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Selçuk Yılmaz Hocam eksik olmasın, "Atatürk’ü Anlamak konferansına gelmezsen selamı sabahı keseceğim" diye sitemli konuşunca "Elbette gelirim" dememle bugünkü yazım şekillendi. Başkanımızın davet ettiği konferansta dinlediklerimden de ilham alsam da yazım, felsefi okumalarım sonrasında "Atamızın hayat felsefesinden benim çıkarımlarım nedir?" sorusunun cevabı niteliğindedir.

Kendimi bildim bileli bir mücadelenin içinde cenk ediyorum. Amacım, uzlaşı kültürünün çoğalmasına hizmet edebilmektir. Osmanlı beyefendisi olan rahmetli dedemin dindarlığının ferasetini, kıymetini anlayıp yobaz dincilikle karıştırmamayı kendimce görev edindim. Aynı zamanda da Cumhuriyet'in özgür düşünceye katkısının paha biçilmez değerini bağnaz laiklik ile angaryaya getirmemek gibi de misyonum olduğunu hep vurguluyorum. Başörtülü olduğum zamanlarda da kucaklaştırmaya çabaladığım her iki kesimin fanatikleri, partizanları tarafından sebepsiz yere dışlandım. Aslında birbirinden farklı gibi görünse de bu iki dünya görüşünün el sıkıştığı, ortak noktada buluştuğu fikir Atatürkçülüktür. Atatürkçülüğün temelinde din ile felsefenin barış içinde olduğunu söyleyebilirim. Kimilerine göre bu böyle değil… 

Osmanlı ile Cumhuriyet, dindarlık ile laiklik, din ile felsefe, akıl ile vahiy birbirine düşman ilan ettirilerek kutuplaştırmak, dışlamak, yok kabul etmekten ne acıdır ki keyif alanların varlığı, dün de mevcuttu bugün de. Vatana, dine faydalı olmak adına Atatürk’e hakaret edenleri duyduğumda çok üzülüyorum. Öte yandan Atatürk’ün ardına saklanıp laikliği dogmatik hale getirerek farklı olan ne varsa saldıranları da doğru bulmuyorum. Atatürk’ü anlayalım, sevelim, liderimiz olarak benimseyelim, yeri ve zamanı geldiğinde de haddimizi aşmadan bazı politikalarını kritik edebilelim. Eminim O da bugün yaşamış olsaydı bize "Her şeye şakşaklamak ya da yuhalamak gözüyle bakmayın" derdi.  Hepimiz elimizden geldiğince anlamak, uzlaştırmak, kucaklaştırmak için gayret gösterirsek Yaradan da  bu çabamıza yardım edecektir, ne dersin?

1789 yılının Fransa’sında meydana gelen ihtilal sonrası tüm dünyayı etkisi altına alacak olan milliyetçilik akımı, beraberinde liberalizm denilen özgürlükleri de peşinden sürükledi.  Philosophia (felsefe),  yaşanılan yüzyıldaki tarihi olaylardan ve toplumda var olan gerçeklerden asla bağımsız değildir. Hal böyle olunca Fransa'da yaşanan devrim sonrasındaki felsefi tutum da etkilendi. Bir anlamda 18. yüzyıl aydınlanma felsefesinin de oluşumunu yine bu dönemlerde görüyoruz.  

Gelenekselciliğin, olayları dini inançlarla çözüme kavuşturma fikrinin ötelenip dışlandığı, Tanrı ve vahiy merkezli hareket etmek yerine daha çok bireyin ve aklın merkeze alındığı Aydınlanma Çağı ve Felsefesi filozofları bile yol ayrımına getirecekti. Şöyle ki "Aklı put haline getirmeyelim. Sezgi ve vahiy de önemli" diyenler ile tek çıkar yolun akıl olduğunu vurgulayanlar...

Bu yüzyılda John Locke, empirizm denilen deneyciliğin babası olarak bilinir. "Tabula Rasa -boş levha- dediği zihin yaşamdaki tecrübeler ile şekillenir. Hislerimiz, inançlar vs. tecrübeyi etkiler. Akıl, işte bu tecrübe ile anlamlı ve değerlidir" diyordu. Rene Descartes, rasyonalizm (akılcılık) öncüsü olarak, "Düşünüyorum, o halde varım" ilkesini savunacaktı. Jean Jacques Rousseau ve Voltaire gibi filozoflar ile akıl, daha ön plana çıkmıştı. Bir anlamda deizm denilen görüş de yayılıyordu. Deizm, "Tanrı var ama dinlerin varlığına inanmıyoruz" diyen akımdı. Bir sonraki yüzyılda daha keskin söylemleri olan Auguste Comte, Pozitivizm (olguculuk) denilen felsefesi ile Tanrı ve dinleri hepten ortadan kaldıracaktı. "Bilim denilen tek gerçek vardır. Bilim adamlarının sözlerinden başkasına itibar edilmez" sloganı ile dönemine damga vurdu. 

İngiltere’de, Fransa’da bunlar olurken Osmanlı İmparatorluğu da ister istemez dünyadaki akımlardan etkilendi. Tanzimat ve Islahat fermanları ile Meşrutiyet hareketlerinin oluşumu, elbette tesadüf değildi. Osmanlı subayı olan Mustafa Kemal, çok iyi Fransızca biliyordu. Zaten dönemin dergi ve gazetelerinde Fransızcadan çeviriler de yepyeni değişimleri tetikledi. Mustafa Kemal’in Atatürk olma yolculuğunda Fransız düşünürlerinden, özellikle de Jean Jacques Rousseau’dan etkilendiğini ve Filozofun Toplum Sözleşmesi kitabını okuduğunu biliyoruz. "Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir" ifadesinin arka planında filozofun düşünceleri de vardır.

Bilim konusunda Auguste Comte hayranı olsa da din gerçeğine sırtını dönmedi. Sadece temkinli ve mesafeli olmayı tercih etti. Bir anlamda o günkü koşulları da göz önünde bulundurursak bazı sahtekarların din adı altında fırıldak çevirmeleri karşısında Rousseau’nun 'Sivil Din' formatında devlete sadakati ön planda tutan din anlayışını benimsedi. Aydın fikirli, bilimsel yeniliklere açık, çağdaş dünya görüşünü benimsemenin yanında inancı hurafelerden, batıl itikat ve sahteciliğin prangalarından kurtarmak istedi.

Bazı ortamlarda tanık olduğum, "Devrimleri özentiydi. Amaç, dini kökten ortadan kaldırmaktı" sözlerine katılmıyorum. Dini ortadan kaldırmak isteyen biri, kutsal kitabı tercüme ettirir ve "Herkes anlasın" der miydi? Atatürkçülükte laiklik dinsizlik değil, din ile devlet siyaset işlerini birbirine karıştırmamaktı. Kaldı ki pek çok zaman peygamberimiz Hazreti Muhammed, "Dünyaya ait meselelerin hepsini ben bilemem" demiştir. Bu sözü bağ bahçe işlerinde kendisine soru sormaya gelen birkaç sahabi efendimize danışır fakat o yıl mahsul alamazlar, sonrasında üzülür ve "İşi ehline bırakınız" demiştir.

Atatürkçülükte de böylesine bir bütünlük vardır. Akılla hareket etmek, vicdan ve gönül işlerini en temiz duygular olan dini inançları birilerinin çıkarına alet etmemek adına dikkat edilmesini salık verir.

Felsefe, kendini tanımak evreni anlamak ve olayları sorgulamak ise Atatürk’ün felsefe dünyası da her şeyi toptan kabul etmek ya da toptan reddetmek değildir. Kesişen kümeler misali aynı paydalarda toplanabilmek önemlidir.

Geçmiş zaman, Narlıdere Huzurevi ziyaretim sırasında sanırım o zaman başörtümü yadırgamış olacak ki beyefendi bana, "Atatürk mü Peygamber mi desem hangisini önce seçersin?" diye soru sormuştu.  Çocuğa "Annen mi öncelikli yoksa baban mı?" der gibi!

Sevgili okurum, Atatürk’ü gerçekten anlamak aslında "Hem nalına hem mıhına" demesini bilmekten geçiyor dersem, "Ne yani, hem dindar hem laik hem inançlı hem bilim insanı olunur mu?" diye sorar mısın? Aşk olsun; size saatlerdir ne anlatmaya çabalıyorum, hımmm?

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
"300 hayvan telef oldu"
Meclis başkanları bir arada
Meclis başkanları bir arada