Advert
Advert
Advert
ANILAR YUMAĞI
KIRIK TEBEŞİR / Ömer AKŞAHAN

ANILAR YUMAĞI

Bu içerik 97 kez okundu.
Advert

Çocukluğumun tahta bavullarının köşeleri sarı parlak tenekelerle güçlendirilirdi. Tek saplı, kendi ağırlığı yetmezmiş gibi bir de yük binince kolaysa taşı! İnsanın anıları da bu tahta bavullar gibi olsaydı nasıl da iki büklüm olurduk kim bilir?                                                                                                                     

Pazar gününü sakinliğinden ötürü sever oldum. Çalışma günlerinin hayhuyu, canhıraş bağırış çağırışı yok. Sessizliğin verdiği huzura bir de müziği katınca, anılar denizine kürek çekmek kolaylaşıyor.             

16 Mart öğretmen okullarının kuruluş günü. Nasıl unuturum? Üç yılımı dolu dolu geçirdiğim, ailemden ilk uzaklaştığım o yıllar bugünümü hazırladı. Ailemin bir anda yoksulluk sınırı altına düştüğü zamanda Hızır gibi imdadıma yetişti öğretmen okulu. Eğer bu okulu kazanmasaydım bugün ne olurdum, doğrusu hiç düşünmedim. İyi ki sınava girmişim, iyi ki o okulda eğitim almışım, diyorum bugün. Sanat denilen bir kavramı, resim, müzik ve edebiyatın ne olduğunu bana öğreten bu kuruma çok şey borçluyum.                                                                                                                                                                

Bir gün, müzik öğretmenim, parmaklarıma bakarak, ne güzel, tam keman parmağı bunlar, dediğinde keman alabilecek paramın olmadığını sanırım o da biliyordu. Yoksul ama yetenekli nice gencin körelip gittiği bir ülkeydi bizimkisi. Ama öte yandan ne ölçüde yetenekli olduğunu kestiremediğim müdür beyin kızı hemen her gün müzik odasında okulun demirbaşı kuyruklu piyanoda çalışma yapma ayrıcalığına sahipti!                                                                                                                                       

Sözü öğretmen okulundan açmışken, sürdürelim…                                                                      

Öğretmen okullarında yaz çalışmaları yapılırdı. Bu, yıl boyu yıpranan binalarımızın onarımını içeren bir çalışmaydı. Sıralarımızı camla sıyırır, yeniden verniklerdik. Duvarlarımızı badanalardık. Bahçeyi düzenlerdik. Velhasıl çalışmalarımız sona erdiğinde okul müdürümüz kumanyalarımızı hazırlatır, günü birliğine Didim’e deniz götürürdü. Yıl içinde tarım dersi uygulama bahçesini düzenlemekle geçerdi. Bu sayede daha sonra futbol sahası olarak kullanılan yarı bataklık alanı kuruttuk. Bugün dahi adını anımsayabildiğim Akay Gedik öğretmenimizi rahmetle anıyorum. Teskere dediğimiz iki kişinin taşıyabildiği ahşap taşıma gereciyle kum, taş vb. malzeme çekerdik. Genç bedenlerimizle çok ter döktük okulumuz için.  Çalışmanın kutsal bir uğraş olduğunu bize öğreten öğretmenlerimizi saygı ve sevgiyle anıyorum.                                                                                                                         

Öğretmen okuluna gelinceye kadar klasik müzik nedir bilmezdim. Daha okulun kapısından adımımı atar atmaz elime tutuşturulan mandoline ilk kez sahip oluyordum. Öyle ya, okul yüzü görmeden hayat kavgasına atılan bir anne babanın evlatlarına verebileceği küçük harçlıktan öte ne olabilir? Müzik öğretmenimiz Ahmet Kaya kemanistti. Derslerini kemanla işlerdi. Karısı da müzik öğretmeni ancak o piyanistti. Ahmet Bey, derslerinde klasik eserler çalardı. Böylece kulağımız Mozart, Beethoven, Shopin gibi dünya devi müzisyenlerin yapıtlarıyla doldu. Müzik, bugün de yazarken vazgeçemediğim bir yol arkadaşım.                                                                                                                 

Son kitabım “Salvador Nerede” adlı öykü kitabımı adadığım Veli Yel, unutulmazlarımda ilk sırada gelir. Kompozisyon dersime giren Sayın Yel’e yazarlık yolunda çok şey borçluyum. Umarım ona layık olabilmişimdir. Onun, “Okuyun, ne bulursanız okuyun, ister Teksas ister Tommiks olsun, okuyun!” sözünü hiç unutmadım.                                                                                                                           

Öğretmen okullarının üç temel dersi, resim, müzik ve beden eğitimiydi. Günümüzde beden eğitimi dersini okullardan kaldırmaya çalışan bir zihniyetin ülkeyi nereye sürüklediğini görerek aldığımız eğitimin ne kadar değerli olduğunu daha iyi analiz edebiliyorum. Okul bitirme sınavlarımız hem yazılı hem uygulamalıydı. Beden eğitimi sınavımız benim açımdan kâbus gibiydi. Hemen her dalda yapılan uygulamalı sınavda barajlar konulmuş, ancak onları geçememiştim. Bu durumda başarılı olabilmem için tek şans sözlü sınavdı. O noktada coğrafya öğretmenim Hasan Bey imdadıma yetişti, onun çabasıyla geçer not alıp haziran mezunu olabildim. Fakat Remzi adındaki sınıf arkadaşım benim kadar şanslı değildi. O, sadece beden eğitim dersinden eylül sınavlarına kaldı! Bugün bunu kime söylesem, hiç olur mu öyle şey, diyor. İnanılmaz ama bu yaşadığımız aynıyla gerçek…                                         

Resim dersimizin yanısıra güzel yazı yazma eğitimi de aldık ki; bunun doğal sonucunu Alman müfettişlerimin ders teftiş raporlarındaki övgüyle aldım.                                                      

Anılardan çıktık yola, geldik bugüne. Bugünkü eğitim mi, dünün zor koşullarında kotarılan güzellikler mi? Bugünün teknolojisini kullanan biri olarak bilgisayarın olanaklarından yararlandığım için her iki dönemi rahatlıkla karşılaştırabiliyorum. Bize aşılanan Atatürkçü idealist ruh bugünün teknolojisiyle beslenen eğitime uyarlanabilseydi, geldiğimiz nokta çok daha üst düzey olurdu, demekle yetineceğim.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Yağışa dayanamadı
Yağışa dayanamadı
Kış kendini gösterdi
Kış kendini gösterdi